"Unvan olmadan sanatçı olunur mu?" sorusu, aslında cevabı kendi içinde taşıyan bir ironidir. Sanat tarihinin devasa hafızasına baktığımızda; dünyayı görüş biçimimizi değiştiren, bakışımıza yön veren hiçbir ismin deklanşöre bir federasyonun onayını almak için basmadığını görürüz. Sebastião Salgado, insanlığın acısını ve görkemini kadrajına alırken cebinde kaç "kabul" belgesi olduğuyla ilgilenmiyordu. Henri Cartier-Bresson "karar anı"nı kovalarken, bir derneğin puan tablosundaki yerini hesaplamıyordu. Bu ustaların ortak paydası, birer unvan avcısı değil, birer hakikat işçisi olmalarıydı.
Etiket Sevdası ve Görsel İllüzyon
Türkiye fotoğrafçılığı özelinde bu durum, sanatsal bir tıkanıklığın ötesinde, toplumsal bir "etiket sevdasının" yansımasına dönüşmüş durumda. Bizde fotoğraf, çoğu zaman bir dert anlatma aracından ziyade, sosyal hiyerarşide yer edinme çabasına kurban ediliyor. Sanatçı, dünyayı herkesin gördüğü yerden görüp, kimsenin söyleyemediği dilde anlatan kişidir; oysa Türkiye’deki unvan odaklı fotoğrafçılık, genellikle "garanti" olanın, yani jürinin tanıdığı o güvenli estetiğin peşinden gider.
"Ustalık; bir federasyonun size uygun gördüğü bir paye değil, hayatın karşısında durduğunuz o sarsılmaz estetik duruştur. Madalya oksitlenir, unvan unutulur; geriye sadece ışığın hakikati kalır."
Kalıpların Güvenliği vs. Vahşi Bir Serbestlik
Federasyonların ve yarışma jürilerinin belirlediği o dar kalıplara, o "estetik standartlara" uyum sağladıkça unvan alırsınız; ancak uyum sağladığınız her an, kendi özgünlüğünüzden bir parça feda edersiniz. Koudelka’nın o sarsıcı "Sürgün" fotoğrafları veya Ara Güler’in İstanbul’un ruhunu sağıp çıkardığı o siyah-beyaz kareler, hiçbir kurumsal kalıba sığmazdı. Onların gücü, hiçbir hiyerarşiye eyvallahı olmayan o "vahşi" ve bağımsız bakıştan gelir. Bugün yerel dernek koridorlarında ismi önündeki harflerle övülenlerin kaçı, yirmi yıl sonra tek bir fotoğrafıyla hatırlanacak?
Ruhun İmzası mı, İstatistiklerin Zaferi mi?
Yarışma madalyaları metal yorgunluğuna yenik düşer, unvanlar zamanın tozlu raflarında anlamını yitirir. Ancak bir sanatçının fotoğraflarına üflediği o "ruh", yani kendi dünya görüşü ve felsefesi, kağıt üzerinde yaşamaya devam eder. Gerçek bir sanatçının fotoğrafı, altında ismi yazmasa da kendini belli eder; o kareye sinmiş bir "üslup", bir yaşam sancısı vardır. Unvan odaklı üretimde ise imzalar kalktığında geriye birbirine benzeyen, fabrikasyon, ruhsuz "güzel kareler" kalır.
Sanatçı Olmanın Ağır Bedeli
Türkiye’de unvansız bir sanatçı olmak, aslında çok daha zorlu ve onurlu bir yolu seçmektir. Çünkü arkanızda sizi koruyan, size "usta" diyen kurumsal bir kalkan, birbirini ağırlayan bir cemiyet yoktur. Sadece siz, vizyonunuz ve fotoğrafınız varsınızdır. Bu yol, popüler beğeninin dışında kalmayı, "neden o şatafatlı unvanları almadın?" sorularına karşı o vakur duruşu sergilemeyi gerektirir. Ama işte o dışsal onaylanma açlığından kurtulduğunuz an, fotoğrafınız gerçekten konuşmaya, bir şeyler fısıldamaya başlar.
Sonuçta, fotoğraf makinesi bir unvan makinesi değildir; o, insanın dünyaya açılan üçüncü gözüdür. İsimlerin önündeki o "kısaltma putlarını" bir kenara bıraktığımızda, elimizde kalan tek gerçek; ışık, gölge ve bizim o kareye ne kadar dürüstlük kattığımızdır. Benim o her unvan mevzusu açıldığında beliren hafif tebessümüm; fotoğrafın çetelesini tutanlara inat, ışığın ve hakikatin izini sürerek geçen yirmi yılımın verdiği o sarsılmaz, vakur sessizliktir.