Renkleri terk ettiğinizde geriye ne kalır? Çoğu insan için bu bir eksikliktir. Mavi gökyüzünü, yeşil çimenleri ya da kırmızı bir elbiseyi görememek, gerçekliğin bir parçasını kaybetmek gibidir. Ancak bir fotoğrafçı için renklerin yokluğu, bambaşka bir gerçekliğin kapılarını aralar.
Siyah beyaz fotoğraf, izleyiciyi "ne olduğu" ile değil, "nasıl hissettirdiği" ile ilgilenmeye zorlar. Renkler bazen gürültülüdür; dikkati dağıtır, gözü yorar ve asıl konudan uzaklaştırır. Oysa monokrom bir dünyada, dikkat dağıtıcı unsurlar silinir. Geriye sadece ışık, gölge, doku ve form kalır.
"Renkler göze hitap eder, siyah beyaz ise ruha."
Portre fotoğraflarında bu etki daha da çarpıcıdır. Renkli bir portrede kişinin giysisine, makyajına veya arka plandaki renklere takılabilirsiniz. Ancak siyah beyaz bir portrede, doğrudan gözlere bakarsınız. İfadedeki o milisaniyelik değişimi, yüzdeki yaşanmışlık çizgilerini ve bakışların derinliğini görürsünüz.
Benim için siyah beyaz, nostalji değil, bir sadeleşme biçimidir. Karmaşık bir dünyada, özü bulma çabasıdır. Vizörden baktığımda dünyayı gri tonlarında hayal etmek, bana sahnenin geometrisini ve duygusunu daha net görme şansı veriyor.
Bu yüzden portfolyomda sıkça siyah beyaza rastlarsınız. Çünkü bazen bir hikayeyi anlatmak için renklere ihtiyacınız yoktur; sadece doğru ışığa ve o anı yakalayacak bir göze ihtiyacınız vardır.