Bursa’nın Hazin Akıbeti
Bursa; bir zamanlar ovanın dağla zümrüt bir vuslatta buluştuğu, her sokağından kadim bir nefesin yükseldiği o mağrur payitaht... Bugün ise bakışlarımızı Uludağ’ın eteklerinden aşağıya bıraktığımızda karşılaştığımız manzara, bir şehrin medeni inşasından ziyade, bir medeniyet kimliğinin sistemli ve acımasızca tasfiyesidir. Aşağıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi önde vakur birer mühür gibi duran Ulucami, hemen arka çaprazında, sükunetin rengine bürünmüş Yeşil Camii, yanıbaşında, şehrin zümrüt tacı Yeşil Türbe ve en arkadarda, manevi muhafız Emir Sultan; ne yazık ki artık şehrin sahipleri değil, kuşatılmış son kaleleri gibidir. Bu kutsal geometrinin çevresini saran boşluklar artık estetikle değil, ruhsuz, kimliksiz ve merhametsiz birer "beton yığını" ile doldurulmuştur.
Bursa, Osmanlı’nın ilk nefesi, koca bir cihan imparatorluğunun ana kucağıdır. Lakin bugün bu kadim şehir, bizzat kendi evlatlarının eliyle modernleşme maskesi takmış bir ranta kurban verilmiştir. Verimli ovasında şeftali çiçeklerinin baygın kokusuyla sarhoş olunan günler, yerini fabrikaların geniz yakan isine ve topraktan birer "ur" gibi fışkıran çirkin bloklara bırakmıştır. "Toprağına adam eksen adam biter" denen o verimli topraklar, şimdi ruhsuz beton öbeklerine mezarlık olmuştur.
İhyasız İmar: Ruhun Tasfiyesi
Bilge mimar Turgut Cansever’in o kehanet gibi sarsıcı uyarısı, Bursa’nın bugünkü dramının en çıplak aynasıdır:
“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz; ihmal ettiğiniz o nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”
Bizler, köyündeki tasını tarağını toplayıp gelen yığınlara bir şehir kültürü, bir estetik terbiye sunmak yerine; gecekondusuna bağladığımız elektrikle, sokağına döktüğümüz asfaltla övündük. Betonu medeniyet sanan bu sığ anlayışla, Bursa’nın ruhunu metrekarelere hapsedip sattık.
Peki, bu vahşi iştahın sonunda elimizde ne kaldı?
Boğulan Dereler: Uludağ’ın karlı zirvelerinden coşkuyla inen, şehre hayat üfleyen o dereleri ta bendinden kestik. Suyu "ecnebiye" pet şişelerle sattırıp, kendi halkına parayla içirdik.
Gömülen Hafıza: Suyu iyice cılızlaşan o mahzun derelerin üzerini betonla kapatıp, varlıklarını unuttuk. Şehrin sesini, suyun şırıltısını susturduk.
Mekan ve İnsan: Estetikten yoksun, sadece barınma dürtüsüyle yığılmış bu mekanlar hangi çocuğa mutluluk verebilir? Gökyüzünü görmeyen sokaklarda, toprağa dokunmadan büyüyen bir nesilden o şehri sevmesini beklemek beyhude bir rüyadır.
Tarihin Yargısı Kaçınılmaz
Uludağ; üzerine giydiği beyaz gelinliğiyle, taze gelin gibi süzülen o mağrur dağ, bugün eteklerine tırmanan çarpık yapılaşma karşısında büyük bir hüzünle şehri seyrediyor. Bu bir şehircilik hatasından da öte; bir medeniyet tasavvurunun iflasıdır.
Yaşanabilir şehirler kuramıyoruz çünkü şehri bir taş yığını, toprağı ise sadece bir rant sahası olarak görüyoruz. Oysa şehir bir ruhtur, bir ahlaktır. Ve biz ne yazık ki Bursa’nın o nazenin ruhunu, beton mikserlerinin soğuk çarkları arasında boğduk. Tarih, bu vahşi katliamı bir gün mutlaka yargılayacaktır.