Artvin’in hırçın topografyasıyla şekillenen Yusufeli, her kıvrımında insanı kendi sınırlarını sorgulamaya davet eder. Bulutların yerleşik hayata geçtiği Yokuşlu (Nihah) köyünden yükselip 2500 metre rakımdaki Öküz Dağı’na ulaştığınızda, zamanın akışı bütünüyle değişir. Burası, modern takvimlerin hükmünü yitirdiği; günün güneşin batışıyla, mevsimin ise otun rengiyle ölçüldüğü bir sığınaktır.
Rotalar / Konum
Yokuşlu (Nihah) Köyü, Yusufeli
40.8244° K, 41.3436° D • 2500m Rakım
Heybetli Bir Coğrafyanın Ruhsal Yansımaları
Bu sarp zirveler, bir fotoğrafçı için ışık oyunlarından öte, insan zihninin berraklaştığı birer arınma durağıdır. Kaçkarların katmanlı silüeti karşısında dururken hissettiğiniz o azamet, gündelik kaygıların ne kadar hükmsüz olduğunu yüzünüze çarpar. Coğrafyanın bu tavizsiz heybeti, insanın ruhsal karmaşasını dindirip yerini mutlak bir sükûnete bırakmasına yol açar. Zirveye yaklaştıkça kalabalıkların gürültüsü silinir, geriye doğanın yalın ve vurucu gerçekliği kalır.
Azla Yetinmenin Felsefesi: Xul*
*Xul: Dağ, mera veya bağda inşa edilen tek odalı barınak. (Kaynak: Taner Artvinli, Artvin Etimolojik Sözlüğü, Telemak Kitap, s. 253).
Yamacın sert rüzgarına direnerek varlığını sürdüren taş ve ahşap dokulu kulübeler, yani Xul’ler, mimariden ziyade bir yaşam felsefesini simgeler. Bu dar alanlar, konforun ve mülkiyetin ötesinde bir varoluşu müjdeler. Bir ocak ve tahta bir seki... Doğanın tam göbeğindeki bu yalınlık, gerçek özgürlüğün eşyadan arınarak rüzgarın sesine kulak vermek olduğunu hatırlatır.
Yabanın Gücü ve Boğalarla Ortak Yaşam
Öküz Dağı ismini, yaz aylarında bu gür otlakları şenlendiren boğaların egemenliğinden alır. Hazirandan ağustosa kadar zirveyi mesken tutan bu görkemli hayvanlar, dağın kalbinde atan o mağrur ve dizginlenemez ruhun birer yansımasıdır. Onların arasında, bu yükseklikte bulunmak; güçle kurulan sessiz bir anlaşma, karşılıklı bir saygı duruşudur. Her tosun, bu çetin doğanın sunduğu rızkın ve insanın ona gösterdiği emeğin canlı birer heykelidir.
Dağdaki Yalnızlık ve Sadık Yoldaşlar
Bu uçsuz bucaksız coğrafyada at, bir binek olmanın çok ötesindedir; o, çobanın dik yamaçlardaki can damarı, en güvenilir yansımasıdır. Çoban ise dağın asıl sahibidir. Üç ay boyunca süren bu münzevi hayat, bir yalıtılmışlık hali değil, tabiatın rızkıyla kurulan köklü bir bütünleşmedir. O, bulutların geçişini, otun büyümesini ve rüzgarın yönünü bir dua gibi ezbere bilen, bu mekanların mağrur ruhudur.
Değişim ve Hafızada Kalanlar
Eskiden boğa sesleri ve çoban ıslıklarıyla dolup taşan bu yamaçlar, şimdilerde modern yolların ulaşmasına rağmen hüzünlü bir sükûnete gömülmüş durumda. Göçle beraber boşalan köyler, xullerin bacasından tütmeyen dumanlar... Yine de Kaçkarların sisi dağıldığında, kürnden su içen hayvanların ve atının yükünü boşaltan çobanın görüntüsü, hafızalardaki canlıliğini korumaya devam ediyor.
Yusufeli dağlarında, yamaçlarında geçirdiğim her an, bana dağların birer taş kütlesi olmadığı; özüme döndürüp, mütevazılığı öğrendiğim ve ruhumu dinlendirdiğim birer mektep olduğunu öğretti.